Hüzün- Özlem- Ayrılık (ÜÇLEME) / AYRILIK…

0

AYRILIK…

“Üç ayı iki gün geçti!” dedi ve yutkundu…

“Buraya gömülmeyi vasiyet etmişti… Senin köyüne… Nasılsa bir gün buraya döneceğini biliyordu, sana yakın olmak istedi…”

Arkadaşının kendisini duyup duymadığını bilemiyordu. Ellerini göbeğinin altına bağladı, başını yana eğdi…

Uzun uzun taze mezarı seyretti…

“Hece taşındaki mavi yazma sürekli yenileniyor biliyor musun? Asla solmasına izin vermiyorlar!”

Bir tepki bekledi arkadaşından. Devam etti…

“Mavi yazmayı muradına eremeyenler takar bilirsin… O da bu dünyada muradına eremedi…”

Dizlerinin üzerine çökmüş, iradesizce toprağı eşeleyen arkadaşının birkaç adım arkasında ayakta duruyordu.

Son kez küçük bir meyhanede görüşmüşlerdi. Nedensiz ayrılığı sorgulamışlardı o gün… Oysa ne çok şey vardı söylenmesi gereken, oysa ne çok şeyi söyleyememiş, bu güne bırakmıştı istemeden…

O günden beri ondan hiçbir haber alamamışlardı.

Belli ki küsmüştü bu şehre! O’na bu kadar yakınken bu kadar uzak olmayı içine sindirememişti besbelli. Hiç kimseye hiç bir şey demeden, terk etmişti bu şehri, O’nu ve her şeyi…

Kim bilir ne kadar uzaktı gittiği yer, kim bilir ne kadar dayanılmaz…

Derin bir nefes aldı ve

“Hani senin o çok sevdiğin kırmızı çiçekli elbisesi vardı ya! Son nefesini o elbisenin içinde verdi.”

“…”

İstem dışı boşalıveren gözyaşlarını elinin tersiyle sildi.

“Doktorlar ancak bir – iki saat daha yaşar dediklerinde giydirdiler o elbiseyi. Vasiyetiydi biliyor musun? Koynuna da senin ve oğlunun resmini koydular.”

Günah çıkartıyordu sanki! Arkadaşına son görüşmelerinde anlatamadığı her şeyi sırayla, yaşarcasına anlatıyordu. Sanki kendi payına düşen günah çıkartmayı yaşıyordu.

“İnsan nasıl son nefesini verirse o şekilde diğer tarafta yaşarmış diye inanıyordu. Diğer tarafta senin karşına o elbiseyle çıkacağına inanıyordu.”

İçinden; “inşallah inandığı gerçekleşir!” diye geçirdi. O kadar içten bir temenniydi ki bu; içi titredi, nefes alması sıklaşmaya başladı. Söyleyecekleri henüz bitmemişti. Bu yüzden; ayakta durmaya çalışıyor, direniyordu…

”Son nefesinde o kadar mutluymuş ki!”

Artık zamanı gelmişti. Asıl söylemesi gerekenlere tepkisinden çekiniyordu oysa! Ama! Aması yok, belki de her şeyi bilmesi gereken tek kişi şu an dizlerinin üzerinde, küçücük, zavallı bir haldeydi, çaresizdi…

“Hep sevgisini sorguladın, hep neden gittiğine kızdın. Hastaydı be! Sana belli etmeden tedavi oluyordu… Ama olmadı işte! Tedavisinden sonuç alamadı.”

Arkadaşının irkildiğini gördü. Rahatladı. Korktuğu gibi bir tepki değildi bu.

“Doktorlar umut kestiğinde sadece sekiz aylık bir ömrü kalmıştı. İşte o an senden kopmayı seçti. Olur ya! Belki O’ndan nefret eder de bir başkasında aradığın mutluluğu bulursun istedi.”

Dizlerinin üzerinde kaskatı kesilmiş arkadaşına doğru bir adım attı. Arkadaşı hiçbir tepki vermiyordu.

“Hiçbir şey beceremezsen… O’nu hep son gördüğün haliyle, gülüşleriyle hatırlarsın istedi… İşte bu kadar çok seviyordu seni…”

Arkadaşının derin derin soluduğunu fark etti. Devam edip etmemekte tereddüt geçirdi. Olsun! Devam etmeliydi. Her şey bu güne kadar içinde sıkışıp kalmıştı çünkü.

“Mezar daha yeni! Birkaç ay sonra yaptırılacak.” dedi, “Hani şu dağlara taşlara sevdiğinin ismini kazıyanlar var ya! Onların sevdalarının ne kadar sıradan olduğunu herkes görecek.”

Bir kez daha derin nefes aldı… İçi sıkıştı, devam etti;

“Mezar taşına; ‘Burada koca yürekli adamın mavi yürekli kadını yatıyor’ yazılacak. Bir vasiyeti de buydu!”

Yorulmuştu. Kendisini gereğinden fazla sıkmıştı, titremeye başladı. Sesi titriyordu;

“Oğlunu sana emanet etti. O’nu ne kadar çok sahiplendiğini biliyordu. O’na kendi oğlunmuş gibi sahip çıkacağını çok iyi biliyordu. Belki de seni bundan sonra yaşama tutunduracak tek şey O’nun oğludur ne dersin?”

“…”

“Bak gördün mü? Yine arkasından gitmene izin vermedi. Oğlunu sana bıraktı, tıpkı doyasıya yaşayamadığı sevdasını bıraktığı gibi…”

“…”

Başını iki yana sallayarak fısıldadı;

“Ne çok sevmiş seni…”

Arkadaşının omzunu tuttu; “Hadi gidelim!” diyebildi…

Arkadaşı sert bir darbeyle omzundaki elden kurtuldu. Uzun süredir devam eden sessiz hıçkırıkları kesilmiş, bağıra çağıra ağlıyordu. Dayanma gücü kalmamıştı, mezarın üzerine kapandı…

“Tanrım! Nasıl bir acı bu?” diyebildi içinden, “Nasıl dayanacak, ne kadar dayanacak?” diye düşündü.

Arkadaşının şimdiye kadar olduğu gibi bundan sonra da yanında olması gerektiğini aklından geçiyordu. Böylesi büyük bir sevdanın tam ortasında kalmış olması bile kendisini bu kadar yıpratmışken, arkadaşının nasıl dayanabileceğini düşünemiyordu. Bildiği tek şey; arkadaşının yanında olması gerektiğiydi.

Doyasıya yaşanan bir sevda, yine doyasıya yaşanan bir acıyla son bulacaktı. Yüreğinde hep o sevdayı taşıyarak…

Birkaç adım geriye gitti. Arkadaşının ağlaması dayanılacak gibi değildi. Yaşananları, yaşanamamışlıkları ve yaşanacakları düşündükçe gözlerini özgür bırakmayı seçti. Sessizce ağlamaya başladı.

Arkadaşına baktı, söylendi; “Hadi be oğlum! Dön artık şu hayata! Hadi be dostum, hadi be arkadaşım! Başarabilirsin, biliyorum…”

Bir süre daha bekledi;

“Hadi gidelim!” dedi, “Oğlunuzun sana ihtiyacı var! Bekletmeyelim…”

İrkildi, mezarın üzerinden kalktı. Arkadaşına doğru baktı ve olur anlamında başını bir kez salladı…

Dizleri titriyordu… Güçlükle ayağa kalktı, arkadaşının koluna girdi.

İlk kez konuştu;

“Her gün geleceğim yanına! Bilirim sıkılır yalnızlıktan… Sohbet edeceğim onunla! Kim bilir üşür belki, üşümesine izin vermeyeceğim… En çok ayakları üşürdü. Sımsıkı sarıldım mı mezarına; üşümez, üşütmem ben onu, üşümesine izin vermem… Her gece de selamlayacağım mavi yüreklimi, sevdiğimi her gece haykıracağım… Her gece yıldızlara el sallayacağım… Oğlumuzla birlikte…”

Arkadaşının elini tuttu, sıktı…

“Hadi gidelim!” dedi…

Yürüdüler, kol kola mezarlığın kapısına geldiler…

Durdu, geri döndü ve

“Yarın görüşürüz mavi yüreklim!” dedi, “Ben gelene kadar kendine iyi bak!”

Paylaş

Yazar Hakkında

Hayrettin Dinç

Mersin'de doğdu, büyüdü. İlk, orta ve lise eğitiminden sonra, üniversite hayatını İstanbul'da M.Ü. İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi'nde sürdürdü. Mezun olduktan sonra bu koca şehirden ayrıldı. Ta ki yolu yıllar sonra tekrar düşene dek. Yazmak ve okumaktan arta kalan zamanlarında para kazanmaya çalıştı. Yazmak, olmazsa olmazı...

Cevap bırakın