“Hayal kırıklıklarım beynimin kıyısına vuruyor.”
Bu sabah 5 dk daha uykusunu uzun tuttum, dışarı çıkma kararımı vermeden önce. Sonra kalktım yataktan. Dağınık bıraktığım yatağa baktım, aynı yataktı. Sonra aynı tuvalette boşalttım bağırsaklarımı, tuvaletten banyoya geçen adımlarım aynıydı ve aynada baktığım surat, o da aynıydı.

Çok değil 26 yıldır hayata bakan bir çift gözün altında büyük ve kemerli bir burun, üst dudağı kapatan geçmişin tek hatırası kalın bir bıyık ve resmin tamamında yuvarlak bir surat… 26 yılın sonunda ortaya çıkan sonuç bu kadar değil elbet. Ağızdan çıkan her sözcüğün altında yatan yalanı yakalama çabası, güvenin yalnızca Vedat Türkali kitaplarında bir temadan ibaret olduğu inancı ve geçmişe duyulan anlamsız özlemlerle attım kendimi sokağa. Üzerimdeki parkanın ve ayağımda ki postalların her han bir polis kontrolüne yakalanmam için yeterli bir sebep olabileceğini umursamayalı uzun zaman oldu.

Balkanlardan gelen soğuk hava dalgası ve malum Ankara’nın Aralık soğukları… Uzun süre yürüdüm hiç bir şey düşünmemeye çalışarak. Yüzüme vuran aralık rüzgarı o kadar soğuktu ki, dışarı üflediğim kaçak sigaranın dumanı üşüyordu. Üzerindeki yapraklardan soyunmuş çıplak ağaçlar gibi hissettim kendimi.

Evlerin pencerelerine baktım yürürken. Ne kadar çok hayat var birbirinden başka ve habersiz. Anason kokan sofralardaki kadehler bile yalancı birbirlerine.

Ben kafamı kaldırmış en üst kattaki hayallerin pencerelerine bakarken bir anda küçük bir kız çocuğu elinde bir mendille önüme atladı. Azıcık boyu ve mecburiyetine küfreden Türkçesiyle “mendil alır mısın abi” dedi soğuktan pembeleşmiş yanakları titreyerek. Cebimdeki son parayı da ona verdim. Çiçeği uzattı. Çiçeği aldım ve “benden sana küçük bir hediye” diyerek tekrar ona uzattım. Sımsıcak gülerek aldı çiçeği. O gülünce, daha önce hiç çiçek almamış bir çiçek satıcısının heyecanı sardı içimi. “Keşke” dedim adımlarım döverken kaldırım taşlarını, “keşke bir çiçek yetebilseydi küçük esmer bir kızın bakışlarındaki korkuyu ve umutsuzluğu bir an olsun değiştirmeye.” Ardımda küçük bir çiçek satıcısı bırakarak yürümeye devam ettim.

Yolda yürürken hiç bir şey düşünmedim. Evlerin pencerelerine baktım. Kırmızı ışıkta beklerken de hiçbir şey düşünmedim. Okula gidemediği halde “okul harçlığım için abi” diyerek çiçek satmaya çalışan, küçük esmer bir kıza çiçek verirken de öyle yaptım.

Bir süre öylece dolaştım caddede. Yalan!  Hiç bir şey düşünmeden yürüyemiyor insan. O iş öyle olmuyor işte. Düşünmek istemediğin ne varsa bir anda giriveriyor insanın içine. Böyle olur olmaz her şey aynı anda her taraftan…

Beynimin içi iki ülke arasına gerilmiş dikenli bir tel gibi.  Hani böyle Orta Doğu’dan kaçmış binlerce mülteci beynime girmiş gibi. Hayal kırıklıklarım beynimin kıyısına vuruyor, nasıl olduğunu anlatmaya sözcükler cesaret edemiyor.

HENÜZ YORUM YOK

Bir Cevap Yazarak Görüşlerinizi Belirtebilirsiniz.