Binbir Surat / Öykü

1

Neye benzediğini bile kestiremediği o şeye saatlerce baktı. Gözünü bir saniye ayırmadan ve yeni aldığı siyah kundurasının üstünde biriken kara aldırış etmeden, saatlerce bekledi. Bunca bekleyişe rağmen elde ettiği tek şey sağlam bir soğuk algınlığıydı. Öyle bir bardak nane limonla geçecek türden bir soğuk algınlığı değildi bu. Birkaç metre öteden onu gören insanlar, hasta olduğunu hemen anlıyorlardı. Zira böyle bir titreme ya bir hastada ya da bir delide olabilirdi. Saatler sonra harekete geçmek isteyince donmuş bacaklarını açması pek kolay olmadı. Önce birkaç kez olduğu yerde zıpladı. Daha sonra kollarını iki yana açıp sallanarak ceketindeki karları da döktü. Hala anlamsız gördüğü şeye son bir kez bakıp garip bir tebessümle yoluna koyuldu.

Şehre ne zaman kış çökse ve yağan kar şehri en büyülü haliyle örtse, kendini hemen dışarı atar, ne soğuğa ne de ona bakan aşağılayıcı gözlere aldırış etmezdi. Yine de böyle zamanlarda, özellikle bazı dükkânlarda ve mağazalarda gördüğü o anlamsız şeyi saatlerce izlemeden bulunduğu yerden ayrılmazdı. En çok da bu sıralarda hissederdi o garip hissi. O anlam veremediği şeyi izlerken, biri de onu izliyormuş hissinden kurtulamazdı hiç. Kışın sertliğini en acımasız haliyle gösterdiği günlerden bir gün, çıktı dışarı. Üstünde her zamanki lacivert, kalın ceketi ve yağan kara inat giydiği siyah kunduraları ile. Önce pas geçti dimdik duran onur simgesi direkleri. Uzunca sıralanmış olan apartmanların bittiği köşeden dönünce karşısına şehrin en meşhur caddesi çıktı. Göz bebekleri bir anda kocaman olmuştu adamın. Akşamın bu saatine rağmen bu kadar kalabalık olması onu da şaşırtmıştı doğrusu. Neden sonra aniden irkildi ve ceketinin yakasını dikip hafif bir titremeyle yoluna koyuldu.  O ilerledikçe kalabalık artıyor, kalabalık arttıkça adamın içindeki korku ve zevk miktarı eşit miktarda yükseliyordu. En karmaşık duyguları muhteşem bir zevkle yaşarken yine yerle bir oldu iç dünyası adamın. Bir anda soğuk bir nefes ve bir çift adım hissetti hemen ardında. Besbelli takip ediliyordu. Önce adımlarını hızlandırdı. Bu hamlesine karşı arkasındaki adım sesleri de serileşti. Hatta bir ara ensesindeki nefesin gittikçe soğuduğunu bile hissetti. “Neredeyse bir ölü tarafından takip edildiğimi düşüneceğim” dedi kendi kendine. Ne zaman bir köşeden dönüp yolunu değiştirse, arkasındaki soğuk nefesli insan da aynı yollardan onu takip etmeye devam ediyordu. Bir ara büyük vitrinli bir mağazanın önünde birden duruverdi ve takip eden insanı görmek için gözleriyle omzunun arkasını yokladı. Uzun uzun gözledi adam arkasında kalan kalabalığı, fakat tek gördüğü birbirinden habersiz yürüyen kalabalık bir insan topluluğuydu. Tekrar gözlerini önüne düşürüp yola koyulacaktı ki o anlamsız şeyi yeniden gördü. Görmesiyle birlikte öylece kalakaldı olduğu yerde. Bazen başını ağır ağır sağa sola çeviriyor bazen de sert bir rüzgâr onu uyarınca gözlerini dahi kırpmadan yavaşça tek eliyle ceketini önünde topluyordu.

Birkaç saat sonra, yerinden bir adım bile kımıldamayan adam aniden derin bir nefes alıp hızlı adımlarla geldiği yolu geri gitmeye başladı. Yine takip edildiğinin farkındaydı hatta bu sefer dönüp arkasına bile bakmıştı fakat yine gürültülü kalabalık ve sıcak renklerle parlayan şehir ışıkları vardı adamın arkasında. Hızlandıkça soluğu da hızlanıyordu. Ceketinin önünü tutmayı bırakmış bütün kış mevsimini tek başına göğüslemişti. Döneceği son köşe gözüne göründüğünde birden durdu. Sanki arkasındaki bütün insan topluluğu da onunla birlikte hareket etmeyi kesti. Ne bir soluk ne bir ışık kalmıştı arkasındaki o meşhur caddede. Soğuk kış ayazı bütün yüzleri eşit şekilde yakıyor, rüzgâr bütün gece boyunca en özgür dansını yapıyordu. Olanları fark etmesine rağmen arkasına dönüp bakamadı bile. Göz bebekleri yok olacak kadar küçülmüştü. Aldığı nefesi duyacak kadar rahatsız edici bir sessizlik olduğundan nefes almayı bile bıraktı. Tekrar hareket etmeye yeltendiğinde bütün insanlar ona doğru yürüyor, ona doğru hamle yapmak için zaman kolluyorlardı. Köşeyi dönene kadar ağır adımlarla ilerlemiş ve evi gözükmüştü fakat aynı zamanda arkasındaki kalabalık da ona iyice yaklaşmıştı. Korkmuş ve tedirgin bir şekilde olduğu yerde planlar yapıyor, eğer koşarsa kendini eve nasıl atabileceğini hesaplıyordu. En son bacaklarını hissetmediğinin farkına vardı. O kadar çok beklemişti ki siyah kunduraları buzdan iyice parlamış, beklediği yer ise epey kayganlaşmıştı. Eğer kendi hareket etmezse vücudu ona ihanet edecek ve bir şekilde kayıp arkasındaki kalabalığın kucağına düşecekti. Bunun farkına varıp önce derin bir nefes aldı ve bütün cesaretini topladı. Ardından nefesini yavaşça verip olanca hızıyla koşmaya başladı. Koştukça ciğerleri keskin bir acıyla buluşuyordu. Yüzü bir volkan gibi kızarmıştı. Vücudunun ateşler içinde yandığını hissediyordu fakat bir yandan da akşamın erken saatlerinde ensesinde hissettiği o serin nefes daha da artarak bütün sırtını buz kesiyordu. Saatlerce koşmuş gibiydi, yolun yarısına geldiğinde. Bir tepeyi tırmanırken durup dinlenmek yapılacak en mantıksız hareketlerdendi. Bu yüzden ne durdu ne de dönüp arkasına baktı. Bir süre daha koştu ve tepedeydi. Neredeyse evine varmıştı fakat evden çıkarken ceketinin koluyla temizlediği kundurası paramparça olmuş, üstelik ceketi de çoktan üstünden çıkmıştı. Birkaç adım daha atabildi yumuşak karın üzerinde. Hızı iyice azalmış, adımları güçsüzleşmişti. En son koşmayı bırakıp bir anda dizlerinin üstüne yıkılıverdi. Ellerini karın içine daldırıp son gücüyle yumruklarını sıkıca kapadı. Zaten dizlerinin üstüne çökünce vücudunun yarısı karlar içine gömülmüştü. Arkasından koşan kalabalığın vahşi gürültüsü iyice artmıştı. Her birinin çirkin yüzlerini şimdiden görebiliyordu. Sesler iyice yükseldiğinde ve koşan adımlar yeri titrettiğinde kendini karların içine bırakıverdi.

Gözlerini açtığında soğuk bir nefesle kalktı yattığı yerden. Önce ellerini daha sonra ayaklarını kontrol etti. Her zamankinden sağlıklı gözüküyordu. Daha sonra anladı evinde olduğunu. Ayağa kalktı. Hava her zamanki gibi serin ve rüzgârlıydı. Rüzgârın uğultusu ince melodilerle yağıyordu şehre. Zihnini yoklamadan önce bir bardak su içti ve dolapta asılı olan yeni kıyafetlerini gördü. Büyük bir endişe ve isteksizlik ile giyinip kendini dışarı attı. Her zamanki yürüdüğü caddeye doğru yol almaya başlamıştı. Ne bir korku ne de bir zevk vardı içinde. En sade haliyle sadece yürüyor, sağına soluna bile bakamıyordu. Ensesindeki soğuk nefesin eksikliğini fark etmemişti bile. Karanlıkta sıcacık renklerle parlayan binaların sabah olunca makyajı akmış çirkin birer yığına dönüşmüşlerdi. Caddenin sonlarına doğru ufak bir dükkânın önünde durdu. Derin bir nefes verdi. Verdiği nefesle önündeki cam birden buzlanmaya başladı. Cam buzlanınca görüntüler daha da keskinleşti ve gözlerini bütün camda gezdirdi. Şimdi ise koca cam vitrinde gördüğü tek şey kendi yansımasıydı. Birkaç dakika bile izleyemeye dayanamadan yavaş adımlarla oradan ayrıldı.

Paylaş

Yazar Hakkında

Zubeyr Erkam

2 Aralık 1998 İstanbul, Fatih doğumluyum. İlk ve orta öğrenimimi İstanbul’da tamamladım. Üniversite eğitimime Ege Üniversitesi Felsefe Bölümü’nde devam ediyorum. Amatör olarak yazdığım birkaç dergi yanında lise yıllarında edebiyat kulübümüzün çıkardığı kitapta editörlük görevini üstlendim. Üniversite ile birlikte yazı ve çeviri işlerime hız kazandırdım. Felsefe ve sanatın tüm alt dallarıyla içli dışlı olmayı seviyorum. Nefes alır gibi okuyor, nefes verir gibi yazı yazıyorum. Hala yaşıyorum.

1 Yorum

Cevap bırakın