Hikaye Bitti Ya Sonra…

0

Hikaye bitti, ya sonra

Bütün hikâyeler nasıl başlardı hatırlıyor musunuz, anlattığımız veya dinlediğimiz bütün masalların başında nasıl bir süsleme yapılırdı. Bir varmış, bir yokmuş diye başlardı. Allah’ın kulunun çok olduğunu söylerdik, çok demenin günah olduğunu da eklerdik. Evvel zaman içinde, kalbur da saman içindeydi…

Develer tellallık, pireler de berberlik yapıyordu. Ben daha o yaşımda annemin beşiğini tıngır da mıngır sallıyordum.

Ve sonra o heyecanlı hikâye başlıyordu…

Sonra anlatıcının marifetine göre heyecan katsayısı artarak devam edip gidiyordu.

Sonra hikâye bitiyordu, diğer bütün hikâyeler gibi…

Ama sonunu da süslüyorduk, gökten üç elma düşüyordu, birisi onların başına, birisi dinleyenlerin, birisi de benim…

Ya sonra…

İşte sonrası yok…

Bir haber dinliyorsunuz, aklınızın almadığı bir olay, belki de hemen yanı başınızda, yaşadığınız semtte meydana gelmiş. Olay sonrası ölü veya yaralı sayısına bakıp üzülüyorsunuz, fail veya faillerin yakalanıp yakalanmadığını da merak ediyor ve öğreniyorsunuz.

Haber bitiyor elbet; haber müdürünün verdiği sürenin dışına çıkılmıyor ve bir dakika, iki dakika, üç dakika veya beş dakika derken çok ilgi duyduğunuz o konu bitiveriyor…

Haber çok önemliyse birkaç kez daha o haberi farklı iletişim kanallarında takip ediyor, gelişmeleri öğreniyorsunuz.

Ya sonra…

Sonrası yok…

Metrodan çıktınız koşarak bir yerlere ulaşmaya çalışıyorsunuz. Belki yolcu vapurundan yeni indiniz, belki otobüsten adımınızı yeni attınız ya da bir dolmuştan, belki de kullandığınız aracı henüz park ettiniz.

Yoğunsunuz.. ya işe yetişmeye çalışıyor ya da eve gitmeden önce alınacak siparişleri bir an evvel alarak yuvanıza ulaşmaya çalışıyorsunuz.

Sadece siz değil, milyonlarca insan aynı anda, aynı şeyleri yapıyor.

O anda önünüzde yaşlı bir adam yere yığılıp kalıyor belki de genç bir adam, belki de genç bir kadın ya da bir çocuk, belki bir kedi, belki bir köpek.. yani bir canlı, gözünüzün önünde yere yığılıp kalıyor. Size ihtiyacı var ve siz de bu yardımı esirgemiyorsunuz; uzatıyorsunuz elinizi, yardım ediyorsunuz ve sizin desteğinizle yeniden ayağa kalkıyor…

Onunla ilgili hikâye, sizin oradan ayrılmanızla son buluyor.

Devam etmesi, sizin bu durumu eşinize, çocuğunuza, ailenize veya dostlarınıza anlatmanızdan öteye gitmiyor; o adama ne oldu, o kadına ne oldu, o çocuğa ne oldu, o kediye ne oldu, o köpeğe ne oldu bilmiyorsunuz. Bilmek için onunla birlikte gitmek ve sürekli onla yaşamak gerek.

Bu mümkün olmadığına göre ‘ya sonra’ diye yine sormak gerekiyor ama sonrası yok işte…

Çok heyecanlı bir film izliyorsunuz, adrenaliniz tavan yapmış durumda. Filmin kahramanları sonunda istediğine ulaşıyor veya ulaşamıyor…

Film süresince yaşadığınız gerilim, film bittikten bir süre daha devam ediyor ama sonra normal hayatınıza devam ediyorsunuz. Filmin sonu, sizin gördüğünüzden ibaret kalıyor, sonrasını bilmiyorsunuz.

Diyelim kahramanlarımız çok büyük bir paraya kavuştu ve film onların sevinciyle bitti. Peki o sevinç sürekli mi, değil mi?

O parayla ne yaptılar, har vurup harman mı savurdular, bir yatırıma mı yönlendirdiler, yoksa her gün ihtiyaçları kadar harcadılar mı, bilemiyoruz…

Soluk soluğa okuduğunuz bir romanın hiç bitmesini istemiyorsunuz ama sonunu da merak ediyorsunuz. Hem de öyle böyle değil, çok ama çok çok merak ediyorsunuz. Bu kadar merak etmenize rağmen kitabın sonunu açıp bakmıyorsunuz. Hiçbir anını kaçırmaya niyetiniz yok, her anı anbean yaşamak, o heyecanı tatmak istiyorsunuz. Bazen işte, bazen evde, bazen toplu taşıma aracında bile okuyarak o kitabı adeta içiyorsunuz, yiyorsunuz, somuruyorsunuz ve sonunda kitap bitiyor…

Siz beklediğiniz veya beklemediğiniz sonu görüyorsunuz, romanın kahramanlarına tek tek ne olduğunu öğreniyorsunuz ama ondan sonrası hakkında bir tek bilginiz yok.

En çok merak ettiğiniz o gerçekler anlaşıldı, romanın mağdur kahramanını alnı ak bir şekilde istediğini aldı ama sonra ne oldu, sonrası yok…

Belki de duygusal bir film izliyorsunuz. Film boyunca bazen göz yaşına boğuluyor, bazen içli içli ağlıyorsunuz ama ne olursa olsun film bitiyor.

Mutlu sonla biten bir filmse sizin de yüzünüz sonunda gülmüş oluyor ama ondan sonrasını bilmiyorsunuz. Gerçekten mutlu son, mutlu bir şekilde yeniden başladı mı, bir birini çok seven ve henüz kavuşan bu çiftimiz hiç kavga etti mi, yokluk çektiler mi, varlık içinde yaşadılar mı, çocukları oldu mu, olduysa vefalı mı, vefasız mı çıktılar. Yaşlandıklarında ne oldu, nasıl yaşadılar, nasıl öldüler, bilmiyoruz…

Zaten bilmemiz de mümkün değil, hiçbirisini bilemeyiz. Biz sadece gördüklerimiz ve duyduklarımız ya da okuduklarımızla ilgili bölümleri öğrenir, diğerini hayal gücümüze bırakırız veya hiç ilgilenmeyiz bile…

Sonrasını bilemeyiz…

Çünkü sonrası, bizden uzaktadır ve çoğunlukla da bize yabancıdır…

Hatta bazılarının sonrası zaten yoktu; yazarın onlara biçtiği kurgu hayat o kadardır, hepsi o.

Bir hikaye, bir öykü, bir roman veya izlediğiniz herhangi bir film, her ne kadar gerçek bir olaydan alınmış olsa da, olmasa da, yazarın ve senaristin biçtiği süredir, o kahramanların yaşam süresi.

Ne kadar iyi olurlarsa olsunlar, ne kadar kötü olurlarsa olsunlar, ne kadar güzel veya ne kadar kötü bir sona ulaşırlarsa ulaşsınlar, bizim bildiğimiz, okuduğumuz ve seyrettiğimizden ibarettir, sonrası yok…

Sonrasında sadece biz varız; biz ve sevdiklerimiz ya da sevmediklerimiz…

Bu dünya bizim dünyamız, sadece bizim dünyamızdır ama bu dünya, aynı zamanda üzerinde yaşayan herkes için de aynıdır. Herkesin kendi dünyasıdır ve sadece onların dünyasıdır.

İçinde yaşadığımız dünya, bize ait olan bölümle vardır, diğerleri sadece teferruattır; bazen ibret almak için bazen ibret olmak için…

Sonrasını bilmememizin tek sebebi, kendimize ait dünyamızın olması mıdır, işte orası bilinmez, belki de bilinir…

Dinlediğiniz her hikâye, izlediğiniz her film, okuduğunuz her kitabın bir öğüt verme kaygısı da vardır. Yazar bazen bunu inkâr etse de, yaşadıklarından bir ders çıkartılmasını ister ama kim ders çıkardı, kim çıkarmadı, kim hiç umursamadı o da bilmez.

Bir şekilde ya sonrayı sadece okuyucu, dinleyici veya izleyici değil, anlatıcı da, kurgulayıcı da bilmez.

Biz filmi izledik, beğendik ama sonra o filmle ilgili hayatımızda nasıl bir değişim oldu, bunu senaristin bilmesi mümkün mü, değil elbet…

Ya da elimizden bırakamadığımız kitabı, bırakmak zorunda kaldığımız o günden sonra kitabın bize verdiği, yaşantımıza nasıl yansıdı, bunu yazar bilebilir mi, bilemez…

Kitabı yazanın dünyasıyla bizim dünyamız farklıdır…

Bir birimize benzesek de, birçok konuda aynı düşünsek de farklı bir dünyada yaşıyoruz; aynı gezegende ama herkesin kendi dünyasında…

Kitabın “hayali” veya “gerçek” kahramanları için de durum farklı değil, onların dünyası başka, bizim dünyamız çok daha başka…

Sadece okuduklarımız, izlediklerimiz, dinlediklerimiz değil, yanımızda geçip giden onlarca, yüzlerce, binlerce insanın da tıpkı bizim gibi farklı farklı hikâyesi var. Her insan bir dünyadır, her insanın bir dünya hikâyesi vardır. Bizim tanık olduğumuz yanımızdan geçerken hikâyeye dâhil olmamızdan öte değildir. Belki biraz daha ileriye giderek göz göze geldik, çarpıştık, ‘pardon’ dedik, ‘affettik’ veya gülümseyecek kadar hoş bir bakış yakaladık. Hepsi bu…

Sonrasında o kendi dünyasına biz de kendi dünyamıza çekildik…

Ne o, sizin daha sonra ne yaptığınızı bilecek ne de siz onun daha sonra ne yaptığını bileceksiniz.

Onun hayatının bir anına veya bir bölümüne tanıklık etmek, onun tüm hayatına tanıklık etmeyi gerektirmeyeceği gibi, iç dünyasında kopan fırtınaları bilmenizi de gerektirmez.

Ama hepimiz de sanki onun ne yaşadığını, ne düşündüğünü biliyormuş gibi yargılamaktan, ayıplamaktan geri durmayız.

Yargılarız, suçlarız, ayıplarız, kızarız, küfrederiz.. ama sonra bütün bu kızgınlığımızın karşımızdaki kişide nasıl bir etki bıraktığını, hayatını nasıl değiştirdiğini bilemeyiz. Çünkü o kısım da sonradır…

Psikologların çoğu “anı yaşamayı” öğütler ama ‘ya sonra’ sorusunun sorulacağını hesap ederek bir tavsiyede bulunmazlar. Oysa zurnanın zırt dediği yer ya da hikâyenin can alıcı noktası tam da orasıdır.

İşte orası sonrasıdır yani yeniden başlangıç, her şeyin gün yüzüne çıkmaya başladığı andır…

Asıl hikayeler, ya sonra dediğimiz andan itibaren yazılır ama biz okuyamayız, kendimizin hikayesi hariç…

Onu da bu dünyada aldığımız son nefese kadar biliriz ya sonra…

 

 

 

 

Paylaş

Yazar Hakkında

Naif Karabatak

1964 Adıyaman doğumluyum, İstanbul’da yaşıyorum. Gazeteciliğe 1979 yılında, yazarlığa 2000 yılında başladım. Birçok yerel ve ulusal gazetede köşe yazısı yazdım, söyleşi yaptım, genel yayın yönetmenliği görevinde bulundum. Şiir, deneme, öykü çalışmam var. Bir hikâyem uzun metrajlı film, bir hikâyem kısa metrajlı film olarak çekildi, birkaç hikâyem de tiyatroya uyarlandı. Yayınlanmış bir mizahi kitabım var ve ben daha çok mizahi öykü yazmayı seviyorum, yaşayamadığımdan olmalı!

Cevap bırakın